9.03 ve 19.07 leri sadece siz kutlarsınız.
19.05 i tüm Türkiye. İşte bu yüzden her zaman GALATASARAY! 19 Mayıs (G)ençlik ve (S)por bayramımız kutlu olsun.
19 Mayıs (G)ençlik ve (S)por bayramımız kutlu olsun.
LINQ to SQL
1. MSDN, LINQ Projesi ana sayfası
2. LINQ dili ile uygulamanızın içerisinden sorgu cümleleri üretmek ve öğrenmek için faydalı bir uygulama olan LINQPad.
3. MSDN – Channel 9, Anders Hejlsberg ve developer takımının yazı dizisine ulaşabilirsiniz.
Sanırım artık konuya geçebilirim. (daha fazla…)
şehirler insanlara gördükleri her şeyi satın aldırtmak için kurulmuştur
şehirler insanlara gördükleri her şeyi satın aldırtmak için kurulmuştur
yokluğumu merak edenlerim sağolsun. etmeyenlerim, etmeyecek olanlarım da.

yokluğumu merak edenlerim sağolsun. etmeyenlerim, etmeyecek olanlarım da.
kelimelerinden bir yorganla

burada yaşamak ve geceleri üstümü farsça kelimelerden bir yorganla örtmek isterdim.kelimelerinden bir yorganla.
sevmenin sevdiğine kazak örmek

bu amcamız sevmenin sevdiğine kazak örmek demek olduğunu söylüyor galiba bize. ya da ben öyle vehmettim. neyse…
ihtiyacı var

Benim gerçeğimin bir ampülün duya olan ihtiyacı gibi hayale ihtiyacı var. Hayal gücümün de bir körün değneğine duyduğu ihtiyaç gibi gerçeğe ihtiyacı var.
bereket

estetik hazzın doruklarına çıkartıyor insanı bu hat.
bi de, ne sevilesi bir kelimedir şu “bereket”…
RUH SAĞIRLIĞI

“bazı insanlarda ruh sağırlığı olduğunu kabul edemezsiniz bir türlü. bu yüzden sürekli sesinizi duyurmaya çabalarsınız onlara. yazarak, anlatarak, söyleyerek, göstererek. yaşamda insanın birçok çabasının beyhude olması gibi bu da beyhudedir.
ruhları bile duymaz.
biz bu sözü insanların dalgınlıklarına, kayıtsızlık anlarına işaret etmek için kullanırız, oysa ruh duymazlığı çoğu insanın içinin sağırlığındandır.”
(*) murathan mungan, “kağıt gemiler”, notos, 30, 2011, s. 86.
Dünya ile Âhiret

Dünya ile Âhiret, doğu ile batı gibidir. Hangisine daha çok yaklaşırsan, diğerinden o kadar uzaklaşırsın.
bak bunu hiç düşünmemiştim!

fi tarihinde düşündüğüm ne varsa hepsini tek tek yapıyorlar birader! renk daktilosundan müzik daktilosuna, elin havadaki hareketleriyle müzik üreten elektronik aletten denizle rüzgardan oluşan orkestraya, züccaciye orkestrasından zerzevat orkestrasına, ne ararsan! (bugünkü gazete haberi: örümcek ağından keman teli üretmiş japonlar. bak bunu hiç düşünmemiştim!)
insan taklidi

herkes azıcık bi insan taklidi yapsa mesela
bir dükkandayken birbirimize yol versek, birbirimizin gözlerine bakıp selam verelim, şiirler düzelim demiyorum
ya da sinirlerimizi bi kontrol etmeye çabalasak, aslında ciddi çok da zevkli sinirlenmişsindir ama ben bu adamı/kadını kaaaale almıycam karşim diyip ona bağırmazsın, kızmazsın bile
aslında insan taklidi yani
hayat dolu bir gösteri

sayfayı dikey olarak hareket ettirdiğinizde kurukafaların rüzgarda dalgalanan başaklar gibi salındıklarını göreceksiniz. bir ölüm dansı değil bu; aksine, bize sundukları hayat dolu bir gösteri. soneler okuyorlar. altından yapılma kafatası kemiklerinin çiğ ışıltısı bir ironiden öte değil. gözçukurlarının gözden eksiği yok fazlası var. alınlarında zarif bir istihza çizgisi. bedenlerinin ölümlülüğünü kabul etmiş toprak, ayrılmakta zorlanmamışlar ondan. ama işte, anlatmak istedikleri burada, gözçukurlarının ve alnın ardında bir yerde. hayata sığamamış, ondan taşmış olanlar, hayatöncesinde kutsanmış bir materia prima’ya doğru bir geriye-yolculuğun imgeleri olarak bağrımıza boca edilmek için.
herkes hiçbir şey üretse, herkes hiçbir şey tüketse.


herkes hiçbir şey üretse, herkes hiçbir şey tüketse. insanlar azıcık insana, dünya da dünyaya benzerdi o zaman.
(*) henüz adı konmamış bir romanın sonu

sonra yaşlandı.
bilgelik kırıntılarıyla aralarını dolgulamak istedi magnum opus’unun. hiç bulunmadığı şehirlerin sokaklarından geçti, uğultularına karıştı, ikindi çaylarını yudumladı buğulu bardaklarından sessizce.
sonra bir denize nelerin atıldığında tekrar su yüzüne çıkabileceğinin kısa listesini çıkardı zihninin bir köşesinde. insanlığın eski dostu olan umudun, herkesin ayrı bir yerinden çekiştirip durduğu ölüm korkusunun, yalnızlığın ironik neşesinin bu listede yeralıp alamayacağını yokladı.
kıyıya yanaşır gibi yapmayacaktı. kadim bir karardı bu, karar olmanın ötesinde handiyse kendiliğinden bir yönelişti.
bir kurşun, bir kalem. yeter.

bir kalem, bir kurşun. bir kurşunkalem diyelim, daha masum olsun. olur mu? olmaz ama olsun. bir kalem, bir hayat, bir kurşun. ona kızan ben. bana kızan siz. size kızan ben. bir kalem, olup olacağı bir kurşun-kalem. bir duvar, iki duvar, üç duvar. dördüncü duvar yok, yıktım onu. kurşunkalemimi bir kazma, bir kürek ettim. molozlar? hayır, temizlemedim onları, gerek yoktu, aşağısı uçurumdu zaten. kesif bir toz bulutu kalktı sadece. birazcık öksürdüm, genzim yandı, o kadar.
bir kurşun, bir kalem.
yeter.
bazılarımız incinir

insanlar kalktıklarında masalarından, bir süre daha oturur orada boşlukları.
“demin”, demin “şimdi”ydi. oturmakta olan boşluk, bunu kafamıza kakar durmadan.
bazılarımız incinir.
bahar bacadan girmiş demektir

bir dal zarafetle uzandığında pervazdan görüş alanına, bahar bacadan girmiş demektir. kimbilir kaç bin gümüş günden kalma tülünü çek kenara, bir gözünü kapa öbürüyle bak, sonra öbür gözünü kapa berikiyle bak, sonra ikisiyle birden bak, şaşı bak, normal bak, kocaman gözbebekleriyle bak, kısıp gözlerini bak, nasıl bakarsan bak, bahar gelmiş demektir. bahar geldiğini belli ettiğinde geç kalmaktan korkma, son anda da olsa yakalayamamaktan kork sevinç katarını. korkma korkma, baharın yüreği yufkadır, birkaç saniye de olsa bekler gözlerindeki ışıltı festivalinin işaret fişeğini.
karanlık laflar ettiğinle kalırsın. utanırsın. sonra takarsın kuyruklarını kelimelerinin. nasıl da o bi gıdımlık sabrını tüketmiş çocuk uçurtmalarıdır onlar!
sonra, onca zaman sonra bir gün elbet yerli malı pinochet’ler güzelliğin hükmüyle bunalırlar. gençkızlar yeniden çiçeklenir, oğlanlar afili bisikletlerine binerler. kitaplar kanatlanırlar ölü toprağını silkinip.
unutulmuşluğun huzuru

unutulmuşluğun huzuru. artık hiç okunmayacak gazeteler, bakılmayacak ekranlar, dünyanın gerisinin kararıp silinişi. aylak aylak gezinen simli bulutlar.
gereksizleşmiş eski boşluklar. sepyalaşmış ihanet ve küfürler.
geri dönülmez ufkundayım yorgunluğun

yürümek deyince sevgi soysal gelmeli akla, biliyorum. ama ben şimdi herşeyden azade, salt yürümek diyorum. bayır aşağı yürümek. ormanın kokusuyla bütün bir yorgun hayatı dinlendirmek. belki sonra bir bardak çay, birkaç siyah zeytin. sonra belki biraz kestiririm gölgede. taş duvarlardan biriyle üç beş dağınık ve sessiz kelime konuşurum. bir serinlik yeter, sabah ya da ikindi serinliği. mümkünse hiç insan olmasın, karşılaşmayayım kimseciklerle.
geri dönülmez ufkundayım yorgunluğun.
sevilir bazı evler

sevilir bazı evler —çoğalır onlarda insan
yerilir bazıları —neden eskidiler diye
bilinmez ki eskiyen nedir nicedir
evcildir ev dilincedir karınca kararınca
koyu kırmızı bir evim vardı ve başka renkler
bendim koyu kırmızı olan —belki doğum lekesi
asılı çamaşırlar, kırık dökük çitler ve daha neler
yerli yerince güzeldiler
taşınırsın bazı evlerden —nedir taşınan
benzemez bir pencere başka bir pencereye
bilinmez ki ev ölür eşikten bacaya
sahibi bir gün karanlığa karışınca
yaşamak

“Elimizdeki bütün işleri bırakıp, evlerde, parklarda, yollarda öbek öbek toplanıp ve dağ başlarında bir araya gelerek omuz omuza yaslanarak düşünelim.
Hiç aşık olduk mu?
Neye aşık olduk?
Onu nasıl karşıladık?
Onun ilk niyetiyle donduk kaldık mı yoksa ilk nimet gözlerimizi onun gizlediği daha büyük bir nimete mi açtı.
Ve ikincisi üçüncüsüne
ve böylece
gide gide
gerçek marifetle gelebildik mi içiçe.”
/yaşamak, cahit zarifoğlu.
Bundandır artçı depremlerinde bile enkaz altında kalışımız..
Yalnızlık, insanın tek başına sürdüğü bir yaşam değil. O yaşamın için birisinin girip, yatılıya kaldıktan sonra giderken ardından çektiği kapının sesiydi yalnızlık.
Ardında bıraktığı insan, duvarlara sinen sesin yankısı, kokusunun bulaştığı yastığa başkoyan’ın kalbini avuçlayan o hüzün yalnızlıktı..
Yalnız olmak için önce coğul’u hissetmek gerekirdi. Tıpkı çoğul olmak için önce yalnızlığı hissetmek gerektiği gibi.. Bizler ise hep yaşadığımız telaştan mıdır bilinmez; ne zamanı kavrayabilip onu yaşadık ne de onun bize gelirken ki bavulunda getirdiklerini adlandırabildik.
Neyin başladığını bilmeden bir ömür bitirdik!
Yalnızlığı bilmeden aşkı ezberlemek; ilk defa gelinmiş bir ülkede – adres bilmeden- kendi dilinde ev kurmaktır. Biz, bunu çok yapıyoruz. Bundandır artçı depremlerinde bile enkaz altında kalışımız..
Bazen çok özlüyorum
Bazen merak ediyorum, bazen nefret ediyorum, bazen çok kızıyorum, bazen neden böyle yaptı diyorum, bazen inanmak istemiyorum, bazen elim telefona gidiyor, bazen üzülüyorum, hepsi bir yana bazen çok özlüyorum
Geçmiş, Gelecek ve Şimdiki Zaman Üzerine

Şu anı yaşayan tam olarak kaç kişi var? Tam şu anı… Ben bu harflerin her birini yazmak için, her bir tuşa tek tek bastığımda geçen zamanı yaşayabilen kaç kişi var? İstesem ben ne kadarını başarabilirm, başarsam bile her ana uygulayabilir miyim bilmiyorum inan hiç bilemiyorum…
Birşeyleri ileri sarıyorum bi an , mutluluk orada sanıyorum, sonra bir bakıyorum geriye gitmişim ; yaşarken hiç kıymetini bilemediğim bir andaymış mutluluk, huzur farkına varamamışım. Bu böyle bir ileri bir geri gidip geliyor. Her birinde yaşanmış ve yaşanma ihtimali olan şeyler sıraya diziliyor ve ben gerçekliği değil hayalleri yaşadığımı farkediyorum.
Asıl olan şimdiki zaman oysa ama anlayamıyorum. Nasıl yapabilirim onu da bilmiyorum. Mutluluğu ileri bir zamana ertelemiş ve hayatımın her anında gerekli gereksiz şeylere takılıp gerçek olanı kaçırırken , girdabın içinden çıkıp nasıl kıymet bilebilirim , sinirlenmeden sorgulamadan durabilirim hiç bilmiyorum. Ya o gelecek geldiğinde de anı yaşamayı bilemezsem diye korkmuyor değilim. İşte bak yine gelecekle ilgili bir kaygı daha, kendime engel olamıyorum..
Oysa ki planlar hiç tutmaz. Şimdi ne kadar düşünürsem düşüneyim 10 yıl sonrasını ya da 5 yıl sonrasını öngöremem. Hatta yarını bile öngöremem… Hiç beklemediğim anda beklemediğim şeyler çıkarken karşıma ne haddime plan yapıp, yaptığım planlar için hayıflanmak. Oluruna bırakıyorum ,haddimi biliyorum ve susuyorum..
insanlar mı?
Zannettikleri üzerine boyunu aşan konuşmalara gerek yoktu.
Sevmesine gerek yoktu, sevilecekse müzik sevilirdi, el yazıları sevilirdi, yemekler sevilirdi, köpekler sevilirdi. İnsanlar mı? İnsanlar… Tanımsızdı.
Nasıl hissettiği önemli değildi, onu böyle hissetmesine sebep olanları öldürmek gerekliydi. Bir balonun içine sıkıştırıp, mümkünse kara deliklerde bir yere fırlatmak. Dünya zarar görmemeliydi, dünya, zarar, görmemeliydi.
İçinden susuyordu. Kendinden geliyordu, aklından akıyordu gözyaşları. Ne garip, ağlamıyordu bile.
Biliyordu. Günün birinde artık yağmur yağmayacak, ekinler kuruyacak ve istediği dileğin kabul olduğunu gördüğünde iliklerine kadar güneş dolacaktı. Tek fark, bu sefer aşktan değil, susuzluktan ölecekti.
Bu da klasik mart fotoğrafı olsun
Çiçek böcek fotoğrafı çekmeyi sevmesem de hiç , baharda ağaçlardaki çiçekleri görünce dayanamıyorum. Hele bide pembe oluyorlar ya ağlayasım geliyor güzelliklerinden.Yağmur yağınca hele..Bu da klasik mart fotoğrafı olsun ben her mart böyle bir fotoğraf çekeyim. Sevineyim =)
Büyüdüm Artık evden çıkmıyorum.
“Akşam ezanı okunduğunda eve gel, geç kalma.” derdi annem küçükken.
Büyüdüm. Artık evden çıkmıyorum.
Bedenimi tutsak edebilirsiniz.
Bedenimi tutsak edebilirsiniz. Ruhumu, fikirlerimi, hayallerimi asla.!
Hiçbir zaman
Hiçbir zaman inandıramadım seni kahramansız bir dünyaya neden inandığıma.
Hiçbir zaman inandıramadım seni o kahramanları uyduran zavallı yazarların neden kahraman olmadıklarına.
Hiçbir zaman inandıramadım seni o dergilerde resimleri çıkanların bizden başka bir soydan olduğuna.
Hiçbir zaman inandıramadım seni sıradan bir hayata razı olman gerektiğine.
Hiçbir zaman inandıramadım seni,o sıradan hayatta benim de bir yerim olması gerektiğine.
Bazı şeyler bi an bizimdir, bi an değil. Bu kadar basit.
Bazı şeyler bi an bizimdir, bi an değil. Bu kadar basit.
Haberdar olmak
İnsanlar birbirini tanımanın ne kadar güç olduğunu bildikleri için bu zahmetli işe teşebbüs etmektense, körler gibi rastgele dolaşmayı ve ancak çarpıştıkça birbirlerinin mevcudiyetinden haberdar olmayı tercih ediyorlar.
Böyle başladı
Böyle başladı ve sürdüydü önümdeki katışıksız
yokuş:sandım ve inandırdım belki,
gönlümü ve aklımı dağlamamış hiçbir işarete
oysa inanmadım. hazırdım her an
kurduğum çadırı söküp yolcu çıkmaya,
kaldım burada; iğne ve ağ, ipek ve masal
sis ve köpük arası yazdım öykümü defterden
deftere: aradım bulamadım altın anlamı,
ama farkettim altındaki anlamı uyanıp
kan içinde bir gece, sivrilttim öteki ucu iyice…
Yazar yazmaya üşenir mi?
Uzun zamandır giriş gelişme sonuç içeren bir yazı yazmadım. Hatta uzun zamandır yazım kurallarına da pek dikkat etmiyorum. Cümlelerimi nasıl kurduğuma nasıl bitirdiğime hatalı olup olmadıklarına anlam düşüklüklerine anlatım bozukluklarına dikkat etmiyorum. Ham bir şekilde zihnimden kaybolmadan ve herhangi bir metamorfoza uğramadan akmalarına izin vermeye çalışayım sonra geri dönüp üzerinde çalışır düzeltirim diye düşünüyorum. Şimdilerde ise bu konudaki fikrimi değiştirmeye başladım. Zihnimi disipline etmek amacıyla tekrar geri dönüp düzeltme ihtiyacı duymayacağım şekilde istediğim her fikri olabilecek en temiz ve net kelimelerle anlatan cümleler kurmaya odaklıyorum. Ve lise edebiyat derslerine geri dönmek üzere yazım kurallarına da dikkat ederek. Yazım şeklime en büyük zararı internet ve bilgisayar verdi benim. Çünkü burada insan özellikle ilk olarak noktalama işaretlerinden feragat etmeye başlıyor. Sonra cümleler düşük de olsa karşındakinin anlayışına güvene binayen gevşeklikle kurulmaya başlıyor daha sonra ise bütün yazı yazma stili etkileniyor bundan.
Uzun yazmaya ve uzun yazarken bütünlüğü kaybetmemeye de önem vermem gerekiyor. Bir fikri yeterince açmadan bırakmak ve o konu hakkında söyleyeceklerimi söylemeden bitirmek yazıyı amacına götürmüyor. Yazar yazmaya üşenir mi?
























